Kolları Paramparça Sözleri Dip Diri

Sanırım 2 ay kadar önce 91 Yaşındaki Holokost mağduru Susan’dan bahsetmiştim. Başlık ‘91 Yaşındaki Cadıyla Şükür Seansı’ydı. Amerika’daki yolculuklarımda öyle sürprizlerle karşılaştım ki, Susan bunlardan sadece biriydi. Dinazorların varlığına inanmayan ateşli bir şöförün fikirlerini dinledim. Amazon ormanlarında toprak altında kalmış antik yerleşimlerin izlerini yüksek teknolojik cihazlarla arayan Harvard mezunu bir arkeologla benzer meselelere dair heyecanımı paylaştım. Kız kardeşinin kanser haberine yıkılmış amerikalı bir kadınla arabada birlikte ağladım. Türkiye’den çıkışım ve türkiye halklarının bitmek bilmeyen çilesine dair 25 dk’lık bir sohbet sonrası gözleri dolu dolu sana sarılmak istiyorum diyen bir adamla, arabadan inip uzun uzun sarıldım.

Amerika’nın ünlü ödüllü fizikçilerinden Eric Heller’la 1 saat bilinç, gerçeklik ve türlü konular üstüne aşkla sohbet ettim. 55 yaşında bir köpek eğitmeninin bir yandan Giannis Antetokounmpo’nun New York Knicks’e gelebilme ihtimaline dair heyecanını diğer yandan giden her an bir daha gelmeyeceği için ana dair hissetmemiz gereken saygı ve farkındalığı dinledim. 20 yaşında, bir yaz tatilinde sadece 3 gündür tanıdığı bir adamla evlenmek için 4.gün Amerika’ya gelen yaşlı, hayat dolu, deli bir alman teyzenin manyaklığına şahitlik ettim.

Bir gece saat 2 sularında, aracım park halindeyken beni gasp edeceğini düşündüğüm fakat yolda kaldığına beni ikna edebildiği için onu evine götürmek üzere yola çıktığımız yetim bir çocuk olan Brahman Hristiyanı Sebestian’ın derin şükrünü izledim. 3 yaşında Kore’den Brezilya’ya taşınmış 60 yaşındaki Uber şöförü bir şefin tam da ihtiyacım olan şeyleri ihtiyacım olan zamanda yüreğime doldururken anlattıkları karşısında sarsılıp ağlaya ağlaya arabasından indim. Yazarken bile gözlerim doluyor. Gerçi yukarda gözlerim dolmadan yazdığım çok az satır var sanırım…

Anlatmaya devam edebilirim. Şu an iş seyahati için şehir dışındayım. Uber ve diğer seyahat anılarımı kaydettiğim defterim yanımda değil o yüzden hafızamı fazla zorlamayacağım.

Oldukça sık başıma gelen ve arkadaşlarıma anlattığımda ‘abi neden bize değil de sana denk geliyor’ sorusu üzerine biraz düşündüm. (Aynı karşılığı bir abonemden de almıştım, selamlar automat :)).

Son 2 yıldır iş sebebiyle bolca seyahat ediyorum ancak bu sadece seyahatle ilgili olamazdı. Uber yaptığım dönemlerde başıma gelenlere dikkatle eğildiğimde meselenin tam olarak Uber şöförlüğü olmadığını farkettim. Tabii ki de gün içinde 20-30 yolcu taşımanın bu potansiyeli içinde barındırdığı yadsınamaz. Lakin Uber yapan arkadaşlarımdan bu kadar çok hikaye duyamıyordum. Meseleyi birazcık yanlış yerde aradığımı sezmiştim. Sadece 2 ay içinde küçük bir not defterinin tamamını dolduracak kadar enteresan olaylarla karşılaşmamın altında yatan ana vesileyi geçen gece Arizona’dan dönerken farkettim.

1 haftalık iş seyahati 5 saatlik uzun, yorucu bir uçak yolculuğuyla sona ermiş ve ben Newark Uluslararası Havalimanı'na varmıştım. Üstümde çocuksu bir farkındalık taşıyordum. Etrafıma karşı çok açık, çok ilgiliydim. Genelde uçaktan indiğimde bunu daha yoğun tecrübe ederim. Sanırım sebebi, uçak yolculuklarında daha yoğun icra edebildiğim bir ritüeldi; sessizce ve uyanık halde var olduğumu hissetmeye, tecrübe etmeye daha uzun vakit ayırabiliyordum.

Uçaktan ihtiyacım olan farkındalığın yarattığı o garip halle indim. Her zamanki gibi Uber çağırdım. Adama kolaylık sağlayacak bir pick-up noktasına yürüdüm ki Uber’in verdiği rotayı takip edip zaman kaybetmesin. Uberci ubercinin derdinden anlar anacım…

Araca bindim. ‘Ben diğer tarafa gelecektim, beklemiyordum buraya geçmenizi’ dedi. Mühim değil, ben de uber yapıyorum, işinizi kolaylaştırmak istedim dedim. Hava yolculuğunun nasıl geçtiğini ve nereden geldiğimi sordu. Muhabbet, yaptığım işe ve sonrasında memleketime geldi. Türkiye deyince zamanında açıp sonra batan restoranı ve o restoranın yanındaki türk lokantası üzerine konuştuk. 3 yaşında Kore’den Brezilya’ya göçmüş bu abimizin 2002 dünya kupasından bahsetmesi çok şaşırtmadı. Mesele futbol olunca benim ilgi genelde düşer. Ben Alex Appiah Aurelio üçlüsünden sonra futbolu takip etmeyi bıraktım. Zaten bırakmaya da yer arıyormuşum. Bir daha dönüp bakmadım.

Abi biraz daha konuştuktan sonra ortam sessizleşti. Belli ki ehli sohbetti. Lakin bir an içimde gerilim hissettim. Muhabbetten uzaklaşma isteği doğuran bir gerilim… Konuşmak istemiyor, kalan 30 dk’yı sessizce oturarak geçirmek istiyordum. Sonra bu gerilime ihtiyacım olmadığını düşündüm. Sıkılmak zorunda değildim. ‘Bakalım bu muhabbet beni nasıl bir maceraya çıkaracak’ diye niyet ettim ve muhabbete farkındalıkla dahil oldum.

Eğitimli ailesinin mühendis yapılmak istenen çocuğuymuş ama o sanata ve spora ilgi duyuyormuş. Kabiliyetlerini fizik ve matematikten ziyade voleybol, edebiyat ve mutfak sanatlarında kullanmak isterken kendisini Amerika’da mühendislik okurken bulmuş. Ailesi tarafından başarıya ulaştırılması gereken bir proje gibi görülen çocukların ortak kaderini yaşamış. Ailedeki herkes saygın bir kariyere sahipmiş. O da kendisine biçilen rolün içine sığmayan fıtratıyla hayatta kalmaya çalışmış.

Ta o zamanlarda başlamış, bulunduğu an ile kavgası.

Ona çizilen ideal kimliğin içinde değişmeye çalışmış ama nafile. İnsan kendisi ile buluşmadan, kendiyle tanışamadan, sahip olmadıklarının yasını tutup sahip olduklarının farkına varmadan nasıl dönüşsün ki… Sürekli kim olması gerektiğini dinlerken kendini duymayı öğrenemeden atılmış hayata.

Fıtratı şöför maskesinin çatlaklarından sızıp, hafif hafif muhabbete tesir etmeye başladığında konu edebiyata geldi. Shakespeare ve isimlerini hatırlayamadığım birkaç batılı yazarın eserlerini okurken hissettiği heyecandan bahsetti. Heyecanı öyle gerçekti ki, izlemeye doyamadım. Anlattıklarında haklı olup olmaması, yanılıp yanılmaması, bakışının doğruluğu yanlışlığı umrumda değildi. Abinin heyecanı vücudunun duvarlarına vuruyordu. Anlatırken kendini kaptırıyor, yolu karıştırıyor, çıkışları kaçırıyordu. Sesimi çıkarmadım. Dikkatle ve merakla dinledim.

Konu siyasetten Shakespeare’e, Voleyboldan Tanrı’ya beklenmedik virajlar alırken geçmiş yıllarda yaşadığı bir tır kazasında paramparça olmuş sol kolunu gösterdi. Kolu oradaydı ancak paramparçaydı. Gayrı ihtiyari adamın omzunu tutup sıktım. Başını öne arkaya hafifçe salladı. ‘Ben bu hayatı daha fazla bir şeyler kazanayım kaygısı ile geçirdim. Durmadım. Gelecekte yaşayacağım zannettim. Şimdi 60 yaşındayım. Gelecek geldi. Dertler çözülse de geldi, çözülmese de geldi. Ama ben o günler kaygı ile paranın peşinde koştum. İleride rahatlayacağım dedim. Halbuki o günlerde o rahatlığı hissedebilirdim. Çok gençsin. Peşinden koştuğun ne varsa bugününü mahvetmesine izin verme’ dedi. Gözlerim doldu.

Tıpkı Susan’da olduğu gibi, yıllardır geçirdiğim kaygı atakları gözümde canlandı. Türkiye’de başıma gelenler, gurbette yaşadıklarım, giriştiğim saçma sapan işler, sürekli geç ödenen maaşlarım, yenilmiş haklarım, maruz kaldığım vurdumduymazlıklar, uğradığım haksızlıklar, yaptığım hatalar, aldığım yanlış kararlar, bir türlü bulamadığım yolum… Gece üstüme çullanıp kalp ritmimi şaşırtan ve tüm geceyi uykusuz tamamladığım zamanlar… Şu da olsun ondan sonra rahatlayacağım diye mahvettiğim ‘şimdiler’…

Adam konuşmasına devam ederken ben kendimi tutamamış ve sessizce ağlamaya başlamıştım. Kendisi bana doğru döndüğünde onun da gözleri yaşlıydı. Öyle ki arabadan inerken o hafif hafif bense hüngür hüngür ağlıyordum. Daha neler konuştuğumuzu anlatamayacağım. Belki başka bir bültende açarım.

İnince farkettim. Bugün bu hikayeden nasiplenmeme vesile olan şey, ‘ben bu adamla konuşursam sıkılacağım’ düşüncesini bir kenara bırakıp ‘bakalım bu adamla konuşmam beni nasıl bir maceraya, nasıl bir oyun alanına çıkaracak’ diyerek merakla muhabbete tekrar dahil olmamdı.

Bir şeylere benziyordu bu.

Bana iyi geleceğini bildiğim ama ‘şöyle olur böyle olur’ gibi bahanelerle kendimi hareketsiz kılıp aksiyon almadığım meseleleri hatırladım. Yaşamla ve yeni tecrübelerle temasın, tahminlerimizden fazla olasılık alanı sunduğunu hatırladım. Bulunduğum andan tahminler yapmak yerine, ancak aksiyon ve temasla olasılık alanlarının bize açılacağını; biz harekete geçtiğimizde yolun bize getireceği tecrübeyi, tahminlerimizle kuşatamayacağımızı bir daha gördüm.

Fark ettim ki, başıma gelen bu tarz olayların hepsinde iletişime geçmiştim. Muhabbetten kaçmamış, kaçmadığım her muhabbette sürpriz yumurtalarla karşılaşmıştım. Kimisinde benim hikayem kimisinde karşımdakinin hikayesi üstünden sahici bir muhabbete dahil olmuş, karşılıklı dinleme ameliyesi içinde merakımı diri tutmaya çalışmıştım. Sonuç sürekli kaçarken ettiğim tahminlerden farklı olmuştu. Bu tecrübeyi yamana atamazdım.

Gerçek gibi gelen ama gerçeğe dair tüm değişkenleri içinde barındıramayacak kadar sığ denklemlerim arasından hayatı tahmin etmeye çalışmanın yaşamın barındırdığı zenginlikten kendimi mahrum etmek olduğunu bir kez daha tasdik ettim.

Bu tarz karşılaşmalar sonrası hemen konuşmanın notlarını sesli veya yazılı not alırım. Profesyonel bir yazar değilim. Bir Borges, Dostoyevski, Kafka, Ahmed Hamdi, İhsan Oktay Anar değilim. Yazmak için ünlü bir yazar olmaya gerek yok. Yazdığımız her şeyin kaliteli olmasına da ihtiyaç yok. Yaşamak yeterli. Yaşarken yazmak insanın gözünü açıyor… Gerçi aklıma İsmet Özel’in 'yaşamayı bilseydim yazar mıydım hiç' dizeleri geldi ama neyse onu sonra konuşuruz… Bu karşılaşmaları yazdığım için hatırlıyor, hatırladıkça yaşamı daha derinden hissediyordum.

Belki yazmasam çoğunu unutacağım. Galiba bu meselelerin görece benim başıma daha çok gelmesi, çoğu muhabbeti bir oyun alanı, yeni bir macera gibi görebilmemdi. Kendime yapmakta güçlük çeksem de başkaları ile iletişime geçerken yargılarımı belirli bir süreliğine askıya alabilmemdi.

Yargılarımız bizi bir çok olasılıktan mahrum bıraktığını fark ettiğim günden beri, aceleyle yargılamadan yürüyebilmenin getirilerinden faydalandığım çok oldu.

Her zaman yapamasam da yapmaya çalışmaktan vazgeçmemenin hediyesiydi bu.

Evet bunu fark ettim. Sizle paylaşmak istedim. Hayatla temasa geçerek iyileşip, temasın olasılıklarından nasiplenebildiğimiz bir hafta olsun. Yeni yıldan önce size küçük bir sürprizim olucak. Hadi bakalım ne olacak.

Bol Selam, Bol Muhabbet.

Yavuz

Bloga dön