Yaşama Cesareti

Uzun yıllar günlerimi, haftalarımı, aylarımı kontrol etmişti. Anlanacak bir şey olduğunu sanmıyordum. Bozuk olduğumu düşünmüştüm. Yapımın yetersiz olduğunu… Hem kabul etmek istemeyen bir tarafım vardı, hem içten içe ikna olmuştum. Ben böyle biriyim… Zorlayarak iyi oluyor ve sürekli zorlanıyordum. Daha çocuk yaştan, olursa iyi olacağımıza inandığım ileri bir zamanı beklerdim. O vakit geldiğinde iyi hissetmem çok uzun sürmez hemen gelecekte olursa daha iyi olacağım yeni bir anı gözlemeye koyulurdum.

Çevremin etkisini de göz ardı edemem. Varlığımın farkına vardığım ilk anlardan beri güvende ve tam hissettiğim az zaman hatırlıyor ya da hiç hatırlamıyorum. İleride şöyle olduğunda iyi hissedeceğiz gibi bir anlayışın hakim olduğunu biliyorum.

Gün geçtikçe zihnimin anla olan kavgası ve nevrotik düzeyde yaşadığım kaygıların algısal olarak köken bulduğu çevresel kaynağa eğilmiş ve onu geçmişimin izlerinde bulmaya çalışmıştım. Ancak yıllar bu nöral ağları pekiştirmiş, aynı tip devreleri sürekli aktif tutmuştu. Olmayı alıştığım hali adeta olunabilecek yegane hal zannediyor, farklı bir olma hali tecrübe edemeyeceğime inanıyordum. Başka türlü olmayı bilmiyordum. Zaten başka türlü olma hali de belirsizlik taşıdığından yanında kaygı getiriyordu. Ben de mümkün olmadığına inanıp kendi döngümde hayatta kalabileceğim alanlar yaratmaya çalışıyordum ve kaçtığım şey beni sürekli kovalıyordu.

Kaygı kavramı bana tanıdık değildi. Ancak içeriğiyle sıkı bir geçmişim var. Kavramsal olarak tanışıklığım geçirdiğim birkaç atak sonrasında duyduğum bunlar kaygı atağı cümlesiyle başladı sanırım. Uzun süre bana söylemeyi beklediği şeyi dinlemeden kendisinden kaçtım. Kaçarken yoruldum. Yorgun düştüğüm savunmasız anlarımda tüm vücudumu sarar ve artçılarıyla kendisini hayatımın içeriklerinde yansıtırdı. Beni çok az yalnız bıraktı.

Türkiyem sağ olsun. Doğal olarak en iyi konuştuğum ve yazdığım dil olan anadilimin dışında bir hayat yaşamaya zorla itildim. Başka bir seçeneğim vardı ama şansım yoktu. Çat pat derdimi anlatabildiğim başka bir dil ve kendisine yabancı olduğum bir kültürün içinde toparlanmaya çalışırken garip bir şeyler oldu. Burada ne yapacağımı bilmiyordum. Bilemiyordum. Hislerim karman çormandı. Sorumluluk hissettiğim birkaç kişiye iyi gelmek-maddi destek olmak dışında bu hayatta ne yapmam gerektiğine dair tüm hikayelerim ve inancım türkiyeden gelirken yıkılmaya başlamış ve yurtdışında geçirdiğim birkaç sene içinde paramparça olmuştu. Hayatımın içeriğini bir arada tutan sepet delinmiş, zaman geçtikçe çözülmüştü. Ben o sepet varken de çok iyi sayılmazdım ancak sonrası kadar delirtici bir durumda değildim. Bir süre sonra kendimi saatlerce araba sürdüğüm bir serüvenin içinde bulmuştum.

Uber şöförlüğü buradaki çoğu türk arasında ‘yapılacak iş değil’ sınıfında görülür. ‘Uberle bir yere varamazsın’ gibi cümleleri çok duymuşumdur. Evet, nereye varması gerektiğini bilmeyen birine bu cümle ne ifade eder tartışılır. Amerika’da bir iş görüşmemi hatırlıyorum. Bu hayatta ne yapmak istiyorsun gibi bir soruydu. Bence bu soru bağlamına göre bir anlam ifade etse de tek başına o kadar doğru, açık ve anlamlı bir soru değil. Kelimelerine birer birer ayırdığımda saçma sapan bir soru gibi geliyor… En azından şimdilik. Neyse, ben o gün şöyle cevap vermiştim: ‘Hayatta ne yapmak istediğini bulan insanların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Ben bu aralar o kadar şanslı değilim.’

Galiba bu yüzden uzun süre UBER şöförlüğü yaptım. Kimi zaman gün içinde 10-11 saat araç kullanırdım. Beni yorup yıpratmadı diyemem. Beni mahvetti... Ancak katkılarını da inkar edemem. O bitmek bilmeyen up uzun saatler, ihtiyacım olan sessizliğe, zihinsel terbiyeye ve iç dünyamı tekrar ele alacak araçlara erişmemde rol oynadı.

Yaşadığım o uzun sessizlikler, dinlediğim dersler, sempozyum ve bilimsel tartışmalar, hatta dünyanın bir diğer ucundaki mistikler ve kitaplarla başıma bir şey gelmişti. Var olduğumu farkettim. İnsanın var olduğunu farketmesi için bu kadar dramaya gerek yok halbuki.

Anlatmak istemediğim bir çok şeyle birlikte acı içindeydim ancak vardım. O zamana kadar tüm varlığı, kendime ve çevreme dair yarattığım hikayelerle anlamlandırıyor ve bu hikayeleri gerçek sanıyordum… Bir şeyler ezberlemiştim. Mukallittim ve hiçbir şey bilmiyordum. Sarsıldım. Elimden geldiğince kırmızı ışıklarda not alıyor, ses kayıtları tutuyordum. Akşamları vaktim oldukça temize çekiyor ve ilgili eserleri sipariş edip üzerinde akıl yürütmeye çalışıyordum. Hala da öyle yaparım. Günlük hayata dair en büyük üzüntülerimden biri sadece okuyup yazarak geçinemiyor olmak. Çünkü hala günde 10 saate yakın çalışıyor, saat 7:30’da biten mesaim sonrası akşam bana kalan o yorgun 1-2 saat yazma ve okumaya gayret ediyorum. O bir iki saat benim ilacım...

Sarsılmış halim, sürekli dalgalanan ruhum, değişen ilgi alanlarım ve öğrenme arzumla sağa sola çarpa çarpa bir hayat yaşarken ruhuma dokunan ve bana iyi gelen insanlara rastladım. Kendi dilimin dışında okuyor ve dinleyebiliyor olmanın avantajı yok diyemem ancak kendi dil ve kültürümün içine doğmuş, görmesem de keşke arkadaş-dost olsak dediğim insanlarla tanışıp zihinlerine misafir olmuştum. Kulaklarının arasından ne geçeceğini seçmenin faydası sayarım hep; bunlardan bir tanesi Cem Mumcu’ydu.

Şu aralar yaptığı sohbetlerin dışında, psikiyatri alanındaki tecrübe ve uzmanlığını damıtarak soru cevap konsepti altında bin-iki bin kişinin belki izlediği bir program yapıyordu. Bana dokundu. İyi geldi. Varlığımı problemin kendisi olarak görmeye mola verdiysem Cem abi gibi adını sayamadığım yazar ve düşünürlerin vesilesiyle oldu. Ajitasyon gibi bir derdim yok. İçtenlikle ifade edebilirim. Eğer bir mukallit olduğumu farkedip o tüm sıkıntılar içinde öğrenip yeniden düşünmeye beni cesaretlendiren eserler olmasaydı ve yazmasaydım şu an ya delirmiş ya da kendi fişimi çekmiş olabilirdim. Tüm krediyi eserlere vermek de olmaz; tanışmaktan dolayı kendimi şanslı gördüğüm insanların varlığı paha biçilemez.

O dönemde ismini Cem abiden sık duyduğum Rollo May’in bazı ifadeleri ruhumun geçirdiği depremlerin fay hatlarından içeri sızıverdi. O iyi gelişler tarif edilir mi bilmem. Ancak iyi geldi. Kaygım ve anla olan kavgalarım beni hala sıkça ziyaret eder. Ancak korkarak da olsa yaşamaya cesaret etmemde katkısını inkar edemem. Hiçbir şey tamamen geçmedi. Belki de ben biraz yaşamaya cesaret etmeye başladım. Bilemiyorum :)

May ile tanışmadan önce his ve krizlerimi saatlerce yazıp cahil halimle uzun uzun anlamaya çalışırdım. Öyle ya da böyle içimde keşfedip günlüğümde incelemeye giriştiğim şeyleri Rollo May’in ince ifadelerinde tekrar bulunca delirip, saçmalamadığımı farketmenin sevincini hissettim. Dahası, meseleleri enteresan yerlerinden kavrayan, anlamayı indirgemekle eş tutmayan, klinik tecrübeleri ile felsefeyi yaratıcı bir şekilde cem eden, konuları dertle ve incelikle tasvir edip değerlendirme kabiliyeti olan bir uzmanın idrakinde duyulmuş hissetmenin şükrünüyle şifalandım.

Kaygının Anlamı ilk baskısını verene değin konu üzerine yapılmış çalışmaların azlığı beni şaşırtmıştı. 1977’de kitaba yeniden yazdığı önsöze kadar, çalışmasının konuya olan ilgiyi artırmasına seviniyor ve kaygının psikiyatri mesleğinin icra edildiği loş atmosferlerden çıkıp piyasanın parlak ışıklarının altına yerleştiğini ifade ediyor.

1977’den bugüne çok daha fazla çalışma yapıldığını tahmin etmek zor değil. Bazen tercih ve tavırlarımızın altında iş yürüten bazen varoluşumuzun tümünü kontrol edercesine beliren kaygı hakkında nedense çok az biliyoruz. Kaygı çözülebilmiş bir problem değil. Çünkü tüm haliyle sadece bir problem değil.

Ancak yapılan bunca çalışmanın eğitim sistemi içerisinde en azından kısmen etkisini görmeyi beklerdim. Acaba müfredatın kolayca kazandırabileceği ya da katkıda bulunabileceği bir kabiliyetin yokluğunda kendi kaderine terkedilen kaç çocuk-genç ve yetişkin az bir çaba ve ilgi ile çözebileceği sorunları kader olarak kabul edip hayata veda etti?

Dikkatlerimizin hayati melekelerden tali meselelere çekildiği düzende kaygı içinde yaşam sürmemiz piyasada yer tutan kimi çarkları döndürmeye devam ediyor.

Kaygının dönüştürücülüğünden faydalanmak için ihtiyacımız olan manevi ve akli donanımı yüzlerce seans terapiden mi, yıldızlara bakıp hakkımızda yapılan uydurmalardan mı, günlüğüne 1000 dolar ödenen hafta sonu kaçışlarından mı edineceğiz? Kafalarımız karışık.

Bu dünyadaki yüzbinlerce yıllık serüvenimiz sonunda geldiğimiz muhteşem gelişmişliğimiz, neden bu denli mühim meselelere bu kadar yabancı ama problemini kaderin gibi göstermeye çalışıp onu ufak bir hapla, daha kötüsü yıldız fallarıyla erteletmeye bu denli dost?

Hayatta kalmak 5 bin yıl öncesine kıyasla çok daha kolayken yaşamak büyük bir yüke dönüştü. O yük hayatta kalmak için gösterdiğimiz çabanın yönünden ve o yöne yürürken sürdürdüğümüz niyetten etkilenmiyor diyemeyiz. Belki de itiraf etmeliyiz ki son 300 yıldır bilgi üretmedeki hızımız, onu erdemle sindirme kapasitemizin oldukça üstünde seyretti.

Yola neden çıktığımızı unuttuk. Ya da niyetlerimiz ifşa oldu.

May’in aynı kitaba 1950’de yazdığı önsözde ‘Ne var ki, içinde yaşadığımız çağın "kaygı çağı" olduğuna dair görmezden gelemeyecek kadar çok sayıda gösterge var.’ demesi üzerinden 95 yıl geçti. Kaygı artık yanında dikkat problemi gibi çılgın arkadaşlarıyla 21.yy sahnesinde şovunu yapmaya devam ediyor.

Uzmanı değil, dertlisiyim. Elimden geldiğince bu alanda yazılmış tüm literatürü tarayıp, yorum ve notlarımı size ulaştırmaya çalışacağım. Buna Rollo May’den başlıyorum. Yolda başımıza ne gelir bilmiyorum. Ama bize iyi gelecek birkaç şey olur temennisi içindeyim.

Bana gönderdiğiniz tüm e-postaları okuyorum. Arada dertleştiklerimiz oluyor. Ne güzel bir yer oldu burası diyorum içten içe.

İyi ki varsınız

Bloga dön