Lartes Nasıl Başladı
Ben bu hayatı sağa sola çarparak yaşadım. Başıma bir şeyler geldiğinde hiç yalnız kalmadım, çok şükür. Etrafımda çok güzel insanlar vardı. Fakat odamda, kafamın içindeki hikayelerle birlikte yapayalnızdım. Dışardaki sorunum için yardım isteyeceğim insanlar hep oldu. Kendimi şanslı sayıyorum. Fakat aynı sorunları sürekli yaşayınca yardım edecek birileri bulsam da zamanla kendimden ümidi kesecek noktaya geldim. Kolay bir çocukluk yaşamadım, çoğumuzun yaşamadığı gibi. Herkesin tavsiye ettiği bir yol vardı ama hiçbiri benim yolummuş gibi hissettirmiyordu. Çocukluğumdan yetişkinliğime kadar, taşınan acılarım ve ezberlerim omuzlarımı eğiyor, görüşümü bulandırıyordu. Ara ara ‘ölsem mi ben acaba ya’ dediğim olmuştur.
Hayat beni kendimle yeniden tanışacağım zamana sürüklerken hiç tahmin edemeyeceğim yöntemler kullandı. Varlığından haberdar olmadığım yollardan geçirdi. 20’lerimin başında asla başıma geleceğini düşünmediğim hadiselerle düzenimi ters düz etti. Türkiye’de yaklaşık 1 sene, belki az daha fazla, sokaklarda yaşadıktan sonra bir yolunu bulup kendimi zor bela, sıfır plan, borç ve dertle yurtdışına attım.
Ne çok özel bir zekaya, ne çok özel bir eğitime ne de muhteşem bir motivasyona sahiptim. Her konuda vasat veya altında seyreden bir hayatım vardı. Evet hep meraklıydım, ancak çok bildiğini zanneden bir cahildim. Arzuluydum hayatın içinde barındırdıklarına ama dağınık bir odakla çok hızlı tükenirdim. Bir konuya merak salınca onu hemen kavrıyor ve derinleşebiliyordum. Fakat ruhumdaki darlık, sürekli halletmem gereken problemler ve başıma gelenler karşısında şok içinde ne yapacağımı bilmez durumdaydım.
Kendimden sık sık vazgeçtiğim bir dönem kendime en yaklaştığım dönem oldu. Sorumluluk hissettiğim birkaç kişiye iyi gelmek, maddi destek olmak dışında bu hayatta ne yapmam gerektiğine dair tüm hikayelerim ve inancım türkiyeden gelirken yıkılmaya başlamış ve yurtdışında geçirdiğim birkaç sene içinde paramparça olmuştu. Hayatımın içeriğini bir arada tutan sepet delinmiş, zaman geçtikçe çözülmüştü. Ben o sepet varken de çok iyi sayılmazdım ancak sonrası kadar delirtici bir durumda değildim. Bir süre sonra kendimi saatlerce araba sürdüğüm bir serüvenin içinde bulmuştum.
Galiba bu yüzden uzun süre UBER şöförlüğü yaptım. Kimi zaman gün içinde 10-11 saat araç kullanırdım. Beni yorup yıpratmadı diyemem. Beni mahvetti... Ancak katkılarını da inkar edemem. O bitmek bilmeyen up uzun saatler, ihtiyacım olan sessizliğe, zihinsel terbiyeye ve iç dünyamı tekrar ele alacak araçlara erişmemde rol oynadı.
Yaşadığım o uzun sessizlikler, dinlediğim dersler, felsefi bilimsel tartışmalar, hatta dünyanın bir diğer ucundaki mistikler ve kitaplarla başıma bir şey gelmişti. Var olduğumu farkettim. İnsanın var olduğunu farketmesi için bu kadar dramaya gerek yok halbuki.
Anlatmak istemediğim bir çok şeyle birlikte acı içindeydim ancak vardım. O zamana kadar tüm varlığı, kendime ve çevreme dair yarattığım hikayelerle anlamlandırıyor ve bu hikayeleri gerçek sanıyordum… Bir şeyler ezberlemiştim. Mukallittim ve hiçbir şey bilmiyordum. Sarsıldım. Elimden geldiğince kırmızı ışıklarda not alıyor, ses kayıtları tutuyordum. Akşamları vaktim oldukça temize çekiyor ve ilgili eserleri sipariş edip üzerinde akıl yürütmeye çalışıyordum. Hala da öyle yaparım. Günlük hayata dair en büyük üzüntülerimden biri sadece okuyup yazarak geçinemiyor olmak. Çünkü hala günde 10-11 saate yakın çalışıyor, saat 7:30’da biten mesaim sonrası akşam bana kalan o yorgun 1-2 saat yazma ve okumaya gayret ediyorum. O bir iki saat benim ilacım...
Sarsılmış halim, sürekli dalgalanan ruhum, değişen ilgi alanlarım ve öğrenme arzumla sağa sola çarpa çarpa bir hayat yaşarken ruhuma dokunan ve bana iyi gelen insanlara rastladım. Kendi dilimin dışında okuyor ve dinleyebiliyor olmanın avantajı yok diyemem ancak kendi dil ve kültürümün içine doğmuş, görmesem de keşke arkadaş-dost olsak dediğim insanlarla tanışıp muhabbetlerine misafir olmuştum.
Delirmediysem, kendime zarar vermediysem, hala hayattaysam ve bazen birilerine iyi gelebiliyorsam hakkını vermem gerekiyor, zihin dünyama misafir olan müstesna şahsiyetlere ve eserlerine çok şey borçluyum. Açıkçası kendime de kredi vermeden geçemeyeceğim. Çünkü bir mukallitten fazlası olmadığımı farkettiğim günden beri hem kendimi hem hayata dair ezberlerimi gücüm yettiğince yeniden ele alma cesaretini gösterdim. Korkarak, ağlayarak, canım sıkılarak da olsa bu cesaret sayesinde delirmedim. Ben buna yaşama cesareti diyorum.
O zamandan beri okuyup dinlediklerimden günlüğüme aldığım notları burada, Lartes’de sizlerle paylaşıyorum. Vardığım bir yer yok. Yürüyorum. Hem notlarımı paylaşarak bir daha hatırlayıp bendeki kalıcılığına katkıda bulunuyorum, hem de cesaretimi tazeliyorum. Hata yapmaya, yanılmaya hakkım olduğunu kendime hatırlatıyor; paylaşma cesareti göstererek yanılabilme hakkımın özgürlüğünü tadıyorum. Lartes bana öğretti ki, bir şeye başlamak için onu çok iyi yapıyor olmama gerek yok. Bir işe illa çok büyük sonuçlar elde etmek için girmeme gerek yok. Amatörce yazma, not etme ve düşünme sürecinin bana kazandırdıkları arzulanan çoğu sonuçtan çok daha kıymetli. Bir konuda yanılabilirim, kötü düşünebilirim, saçmalayabilirim… Bunları paylaşmamda da korkulacak bir şey yok. Asıl tam da bunlara ihtiyacım var. Yanılmaya, yenilmeye, saçmalayama, düşmeye ama bunlar gerçekleşirken hayatla temasa geçme cesaretimi elimde tutmaya… Zihnimde bana hizmet etmeyen hikayelerin harekete geçme kabiliyetimi felç etmesine izin vermemeye ve onları anlayıp yeniden kurgulamaya… En çok buna ihtiyacım var.
Zaman geçtikçe fark ediyorum ki burada kendilerine bir şey söyleme adına boyumun yetmeyeceği çok güzel insanlar birikiyor ve birbirini yargılamadan dinleyebilen özel bir topluluğun temellerini atıyoruz. Yakın zamanda yapacağımız toplu görüşmelere şimdiden heyecan duyuyorum.